Selçuk Yücel Kişisel Web Sayfasına Hoşgeldiniz!

VERGİ EHLİYETİ

 

 

VERGİ EHLİYETİ

Giriş

Vergi mükellefiyeti, bir devletin mali yapısının en önemli unsurlarından biridir. Devletler, çeşitli kamu hizmetlerini finanse etmek ve ekonomik dengesini sağlamak için vatandaşlarından ve kuruluşlarından vergi toplar. Ancak, vergi ödeme yükümlülüğü, yalnızca kanunlarla belirlenmiş belirli şartları taşıyanlar için geçerlidir. Bu yükümlülüğü taşıyanlara vergi mükellefi denir.

“Vergi ehliyeti” kavramı, bir kişi veya kuruluşun vergi ödeme kapasitesini ve yükümlülüğünü ifade eder. Bu kapasite, bireyin ya da kuruluşun gelir durumu, mülkiyeti, iş hacmi ve diğer ekonomik faaliyetleri ile doğru orantılıdır. Ancak vergi ehliyeti herkes için otomatik olarak doğmaz; belirli şartları ve kriterleri taşıyanlar için geçerlidir.

Türk Anayasası’nın 73. maddesi, vergi mükellefiyetine ilişkin temel ilkeleri belirler. Bu maddeye göre, vergi, resim ve harçlar, kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır. Bu, devletin, vergi yükümlülüğünü keyfi bir şekilde belirleyemeyeceği anlamına gelir. Her türlü vergi yükümlülüğü için yasal bir zeminin bulunması gerekir. Ayrıca, vergi hukukunda adalet ve eşitlik ilkeleri de oldukça önemlidir. Her bireyin ve kuruluşun ödeme kapasitesine göre vergilendirilmesi, toplumsal adaletin sağlanmasına yardımcı olur. Bu nedenle, vergi ehliyeti kavramı, bireylerin ve kuruluşların ekonomik gücüne uygun bir şekilde belirlenmelidir. Özetle, vergi mükellefiyeti, kanunlarla belirlenmiş objektif kriterlere dayanarak belirlenir. Bu yükümlülük, bireylerin ve kuruluşların ekonomik kapasitesi ile uyumlu olmalıdır. Bununla birlikte vergi hukukunun temel prensipleri olan adalet ve eşitlik, vergi ehliyetinin belirlenmesinde de gözetilmelidir. Bu ilkeler, devletin mali ihtiyaçlarını karşılarken toplumsal adaleti de koruma görevini üstlenir.

 

  1. Ehliyet Kavramı

Ehliyet, dilimize Arapçadan geçmiş bir kavramdır ve pek çok farklı bağlamda kullanılabilecek zengin bir içeriğe sahiptir. Günlük hayatta çoğunlukla bir belgenin ya da bir yetkinliğin varlığı olarak algılansa da, ehliyetin çok daha geniş ve kapsamlı bir tanımı vardır. TDK (2023) ehliyet kavramını “Bir işte yetkili olan, bir işi yapan, erbap; yani ustalık, uzluk, işinin eri olma durumu” ifadeleriyle açıklanmaktadır.

Ehliyetin kelime anlamının yanı sıra, hukuki, dini, toplumsal ve siyasi bağlamlarda da önemli bir yer tuttuğunu görebiliriz. Örneğin, hukukta ehliyet, bireyin belirli haklara ve yükümlülüklere sahip olma durumunu ifade eder. Bu, bireyin sosyal ve hukuki anlamda toplumla ilişkisini belirleyen bir özelliktir. Ancak bu durum kültürden kültüre, toplumdan topluma değişiklik gösterebilir.

Dini bağlamda ise ehliyet, bireyin dini yükümlülüklerini yerine getirme kapasitesini ifade eder. Örneğin, İslam’da namaz, oruç gibi ibadetlerin yerine getirilmesi için bireyin belirli bir yaşa gelmiş olması, akıl sağlığının yerinde olması gibi bazı şartların bulunması gerekmektedir. Bu şartlar, ehliyetin dini bağlamdaki karşılığıdır (Bardakoğlu, 1994: 157).

Siyasi bağlamda ise ehliyet, bireyin veya bir grubun belirli bir görevi ya da sorumluluğu üstlenme kapasitesini ifade eder. Örneğin, bir bireyin devlet başkanı olabilmesi için belirli bir yaşta olması, belirli bir eğitim seviyesine sahip olması gibi şartlar aranabilir. Bu da ehliyetin siyasi anlamda bir yansımasıdır. Toplumsal bağlamda ehliyet, bireyin toplumsal normlara ve kurallara uygun davranma kapasitesini ifade eder. Buna göre, bireyin toplum içinde kabul görmesi, saygı görmesi gibi durumlar ehliyetin bir göstergesi olabilir (Köprülü, 1984: 187).

Günümüzde, hukuki bağlamda ehliyetin kazanılması için bireyin doğmuş olması yeterlidir. Ancak bu, bireyin hukuki anlamda haklara ve yükümlülüklere sahip olabileceği anlamına gelmez. Örneğin, bir bebek doğmuş olsa bile, o bebek üzerindeki vasiyetname gibi hukuki işlemleri gerçekleştiremez. Ancak bu bebek, yaşlandıkça ve belirli bir olgunluğa eriştiğinde bu tür hukuki işlemleri gerçekleştirebilir hale gelir. Bu da ehliyetin hukuki bağlamda bir evrim geçirdiğini gösterir (Gözübüyük, 2017: 72).

 

  1. Medeni Hukukta Ehliyet

Hukuki kavramlar arasında “kişi”, “kişilik” ve “ehliyet” kavramlarının birbirine olan yakınlığı ve aralarındaki ince ayrımlar, hukukun temel taşlarından birini oluşturur. Kişilik, bir bireyin veya tüzel kişiliğin sosyal, psikolojik, ekonomik ve hukuki açıdan tanımlanan varlığını anlatırken; kişi, hak ve borçlarını taşıyabilen varlık olarak tanımlanır. Ehliyet ise, bu hak ve borçların nasıl ve ne şekilde kullanılabileceğini belirtir.

Ehliyet kavramının iki boyutu vardır: Aktif ve Pasif. Aktif ehliyet, bir kişinin hukuki işlemleri gerçekleştirme kapasitesini ifade ederken; pasif ehliyet, kişinin hukuki haklardan yararlanma kapasitesini tanımlar. Gerçek Kişiler, doğuştan ölüme kadar var olan fiziki varlıklardır. Bir bireyin yaşamının başlangıcından itibaren sahip olduğu pasif ehliyet sayesinde hak sahibi olabilir ve borç altına girebilir. Ancak aktif ehliyet, yani hukuki işlemleri gerçekleştirme kapasitesi yaş, akıl sağlığı ve benzeri faktörlere bağlıdır. Örneğin, bir çocuğun miras alma hakkı (pasif ehliyet) olabilir ancak o çocuk bir mülk satın almak ya da bir sözleşme yapmak (aktif ehliyet) için yeterli yaşta ve akıl sağlığında olmalıdır. Tüzel Kişiler, bir amaç uğruna bir araya gelmiş ve hukuk tarafından tanınmış olan varlıklardır. Örneğin, şirketler, dernekler veya vakıflar. Tüzel kişilerin de pasif ve aktif ehliyetleri vardır. Bir şirket, kuruluşundan itibaren belli haklara ve borçlara sahip olabilir. Ancak o şirketin hukuki işlemleri gerçekleştirmesi için temsilcileri aracılığıyla aktif ehliyete sahip olması gerekir. Ehliyetin sadece hukuki bir kavram olmadığını, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları olduğunu da unutmamak gerekir. Kişinin veya tüzel kişiliğin toplumdaki yerini, kapasitesini ve sınırlarını tanımlar. Bu nedenle ehliyet, medeni hukukun yanı sıra sosyoloji, psikoloji ve ekonomi gibi disiplinlerle de iç içedir. Ehliyetin bu multidisipliner yapısı, onun hukuk dışında da birçok alanda önemli bir konu olmasını sağlar (Özyer, 2008: 48-49).

Hak ehliyeti ve fiil ehliyeti, gerçek kişilerin hukuk önündeki temsilini ve etkinliğini belirleyen iki anahtar kavramdır. Bunların içerdiği koşullar ve sınırlamalar, bireyin hukuki işlemlerde nasıl bir rol oynayacağını tanımlar. Hak Ehliyeti, her bireyin, hak sahibi olma veya borç altına girebilme kapasitesidir. Türkiye’de hak ehliyeti, ceninin sağ doğması şartıyla başlar ve bireyin ömrü boyunca devam eder. Ancak, bu genel ilkenin yanı sıra, bazı özel durumlar da vardır. Örneğin, kültürel ve dini inançlara bağlı olarak, bazı hakların kullanılmasında kısıtlamalar olabilir. Yine de, temel hak ve özgürlükler bağlamında, her bireyin hak ehliyeti eşit kabul edilir. Fiil Ehliyeti, Bireyin hukuki işlemleri bizzat gerçekleştirebilme yeteneğidir. Fakat bu yetenek, bireyin yaşına, zihinsel kapasitesine ve hukuki durumuna bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Genelde reşit olmamış (18 yaş altı), zihinsel engelli veya kısıtlı bireylerin fiil ehliyetleri sınırlıdır (Yener, 1997).

Bu iki kavramı daha derinlemesine inceleyecek olursak: (i) Ayırt Etme Gücünde Olmak: Bireyin, eylemlerinin sonuçlarını kavrayabilme yeteneği olarak tanımlanabilir. Genellikle yaşla doğru orantılı olarak gelişir, ancak her yaşta olan bireyin bu yeteneği aynı seviyede değildir. (ii) Ergin Olmak: Bir bireyin yasal olarak yetişkin sayıldığı yaşı ifade eder. Türkiye’de bu yaş genellikle 18 olarak kabul edilir. Ergin bir birey, fiil ehliyetine sahip olup, hukuki işlemleri kendi başına gerçekleştirebilir. (iii) Kısıtlı Bulunmamak: Kısıtlılık, bir bireyin zihinsel veya fiziksel sebeplerle hukuki işlemleri bizzat gerçekleştiremeyeceği durumu ifade eder. Bu durumda, birey adına bir temsilci atanabilir. Bu kavramlar, bireyin hukuki işlemlerdeki özerkliğini ve yeteneklerini tanımlayan önemli unsurlardır. Ancak, bu tanımlamaların yanı sıra, bireyin toplumsal, ekonomik ve kültürel bağlamı da hukuki işlemlerdeki rolünü etkileyebilir. Dolayısıyla, gerçek kişilerin hukuki işlemlerle ilişkisi sadece bu kavramlarla sınırlı değil, daha geniş bir perspektife sahip olmalıdır (Palamut, 2011: 19-27).

Tüzel kişiler, gerçek kişilere kıyasla, çok daha farklı bir yapıya sahiptir ve bu nedenle haklar ve yükümlülükler bakımından da farklılık gösterirler. Tüzel kişiler, hukuki bir kavram olarak yaratılan, gerçekte fiziksel bir varlığı olmayan, ancak belli hak ve yükümlülüklere sahip olan yapılardır. Örneğin, bir şirket ya da dernek tüzel kişi olarak kabul edilir. Tüzel kişilikler, gerçek kişilere özgü olan bazı haklardan yoksun olsalar da, malvarlığı, tazminat talepleri, sözleşmeler yapma hakkı gibi birçok hukuki hakkı kullanabilirler; tıpkı gerçek kişiler gibi, borç altına girebilir ve başkalarına karşı yükümlülükleri olabilir. Tüzel kişilikler, kendi adlarına, ticari itibarlarına ya da markalarına karşı haksız fiillere karşı korunabilirler. Ancak bu, gerçek kişilerin manevi haklarıyla aynı değildir. Tüzel kişilikler, kendi iradelerini açıklayabilecek organlara sahip olmalıdır. Bu, bir şirketin yönetim kurulu ya da bir derneğin yönetici kadrosu gibi olabilir. Bu organlar aracılığıyla tüzel kişilik, hukuki işlemleri gerçekleştirir; genellikle bir süreklilik arz eder. Bir şirketin kurucusu ya da sahibi ölse bile, şirketin tüzel kişiliği devam eder. Tüzel kişiliklerin sorumlulukları, genellikle kuruluş belgeleri ve yasal düzenlemelerle sınırlıdır. Örneğin, bir anonim şirketin hissedarları, genellikle sadece yatırım yaptıkları miktarla sınırlı bir sorumluluğa sahiptir (Akıntürk, 2023: 148).

 

  1. Türk Vergi Hukukunda “Vergi Ehliyeti”

Vergi hukukunda, bireylerin haklara sahip olma ehliyeti medeni hukuktan farklı bir biçimde ele alınmaktadır. Medeni kanunda, kişilerin yaşamları boyunca haklara sahip olma ehliyeti ana rahmine düşme anından başlayarak belirlenmiştir. Ancak vergi hukukunda, bir bireyin vergi borçlusu sayılabilmesi için medeni hukuktaki bu ehliyet tanımına gerek duyulmamıştır. Yani, vergi hukukunda bir bireyin fiil ehliyeti olmasa dahi vergi borçlusu olabileceği kabul edilir (Erginay, 1995: 61; Akdoğan, 2021: 47).

Vergi yükümlülükleri, devletin bir yükümlülüğü tek taraflı olarak belirleyebilmesi ilkesine dayanır. Bu nedenle, medeni hukukta belirtilen ehliyet şartlarına bakılmaksızın vergi mükellefiyeti doğabilir. Pratikte bu, bir olay veya işlemin vergiye tabi olması durumunda, ilgili kişinin otomatik olarak vergi mükellefi hâline gelmesi anlamına gelir (Aksoy, 2010: 37).

Vergi kanunları, çok çeşitli durumları ve işlemleri vergilendirme potansiyeline sahip olduğundan, vergi ehliyeti kavramı oldukça geniş bir temele dayandırılmıştır. Özellikle, vergi emniyetini garanti altına almak adına, kanuni ehliyet şartı aranmaksızın vergi mükellefiyetinin doğabileceği kabul edilmiştir. Böylece, bireyler kendi ehliyet durumlarına dayanarak vergi mükellefiyetinden kaçınma girişiminde bulunamazlar. Vergi hukukunda “mükellefiyet” kavramı, genel anlamda “sorumluluk” anlamına gelirken, bu kavramın detaylarına inildiğinde daha geniş ve farklı yorumları bulunmaktadır. Bu alanda, vergi ehliyetiyle ilgili ayrıntılı incelemeler gerekmektedir. Ancak, bazı uzmanlar vergi mükellefiyeti ve vergi sorumluluğunun hukuki ehliyet ya da fiil ehliyetine bağlı olmadığını savunmaktadır. Yani, bu görüşe göre, bireyin vergiyle ilgili sorumlulukları, onun hukuki ya da fiil ehliyetine sahip olup olmadığına bakılmaksızın doğabilir (Oktar, 2006: 71).

Danıştay’ın bu konudaki kararları da bu prensibi teyit eder niteliktedir. Örneğin, bir yıldan uzun hapis cezası alan ve bu nedenle medeni haklara sahip olma ehliyeti bulunmayan bir kişiye tebliğ edilen ihbarnamelerin geçerli olmadığına karar verilmiştir. Ancak, bu kişi serbest bırakıldığında ve medeni haklarına kavuştuğunda, dava sürecini başlatması gerektiği belirtilmiştir (D. 7. D., 03.10.2005, E. 2002/1000, K. 2005/2220). Aynı şekilde, uzun süreli hapis cezası alan bir bireyin, dava sürecini ancak kanuni temsilcisi vasıtasıyla başlatabileceği ve bu sürecin vasi onayı alınarak yürütülmesi gerektiği vurgulanmıştır (D. 11. D., 13.11.2006, E. 2004/3099, K. 2006/5159).

Tüzel kişilik, belirli bir amacı olan kişi toplulukları ya da mal gruplarının özel yasal hükümlere dayanarak kazandığı bir statüdür. Hem Medeni Kanun hem de Vergi Kanunları bağlamında, tüzel kişiliğe sahip olunduğunda bazı haklara sahip olunur. Bu tüzel kişilikler, kendi işlevlerini yerine getirebilmek için belirlenen organları aracılığıyla hareket ederler. Bu organlar, tüzel kişiliğin amacını aşmayan işlemlerde bulunabilirler; bu ilkeye “tahsis ilkesi” denir. Amacı hukuki ya da ahlaki normlara aykırı olan gruplar tüzel kişilik kazanamaz. (Öğüz, 2007: 64).

Tüzel kişiliklerin yaptıkları hukuki işlemlerde, dava açma yeteneklerinde ve haksız fiil sorumluluklarında belirli bir ehliyetleri vardır. Yasalarda, tüzel kişiliklerin borç altına girebilmeleri ve haklarını kullanabilmeleri için belirlenen organlara sahip olmaları gerektiği belirtilir. Bu organlar, tüzel kişiliği temsil ederek hukuki işlemlerde bulunabilir ve bu işlemlerden ötürü tüzel kişiliği borçlandırabilirler. Ancak bu organların yanlış veya kusurlu hareketlerinden doğrudan sorumlu oldukları durumlar vardır. Bir tüzel kişi, organının haksız bir fiil yapmasından dolayı sorumlu tutulabilir, ancak bu fiilin tüzel kişilik adına ve onun amacı doğrultusunda yapılmış olması gerekir. Tüzel kişiliklerin dava açma yeteneği de vardır ve bu yetenekleri, tüzel kişiliğin sona ermesiyle sınırlıdır. Ancak sona erme durumunda bile, tüzel kişiliğin varlıkları belirli hükümler dahilinde tasfiye edilir. Eğer tüzel kişilik, hukuka veya ahlaka aykırı bir amacı takip ettiği için sona erdirilirse, varlıkları ilgili kamu kuruluşuna devredilir (Çomaklı, 2009: 94).

 

  1. Anayasa m.73/1 Çerçevesinde Vergi Ehliyeti

Özel hukukta bir borç ilişkisinin kurulması için tarafların hukuki ehliyete sahip olması gerekmektedir. Ancak vergi hukuku bu konuda biraz farklıdır. Öyle ki, bir kişinin veya kurumun vergi mükellefi olabilmesi için geleneksel hukuki ehliyet kavramına ihtiyaç duyulmaz. Bunun nedeni, vergi hukukunda ehliyetin ana ilkesinin, bireyin ya da kurumun ödeme kapasitesi olmasıdır (Aslan, 2005: 62). Dolayısıyla, diğer hukuki düzenlemelerde yasaklanan veya suç olarak kabul edilen bazı eylemler vergi hukuku açısından geçerli olabilir. Örnek vermek gerekirse, ticari faaliyetlerde bulunma yeteneği olmayan bir kişi, ticari işlemlerde bulunamaz. Ancak, bu kişi vergi yükümlülüğünü yerine getirmek zorundadır. Yani, bir kişi ticari bir işlem yaparsa ve bu işlem vergi yükümlülüğü doğurursa, bu kişi bu yükümlülükten kaçınamaz (Şenyüz, 2022: 31).

Bu bağlamda, “vergi ehliyeti” terimi, bir kişi veya kurumun vergi borcunu yerine getirme yeteneği olarak tanımlanabilir. Bu, Anayasa’nın 73. Maddesinde yer alan “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür” ifadesiyle de desteklenmektedir. Madde, her bireyin mali kapasitesine göre vergi ödemekle yükümlü olduğunu belirtir. Bu madde, “vergi ehliyeti” kavramının temelini oluşturur ve bu kavramı medeni hukuktaki geleneksel ehliyet kavramından ayırır. Anayasa’nın bu maddesi, vergi ehliyeti kavramının oluşumunda temel bir dayanak noktası olarak hizmet eder.

Madde içerisinde kullanılan “herkes” ifadesi, sadece bireysel hakları değil, aynı zamanda daha geniş bir anlamı da kapsamaktadır. Bu ifade, vergi hukukunda sadece bireyleri değil, aynı zamanda şirketleri ve diğer kurumsal yapıları da içermektedir. Vergiye tabi olabilmek için sadece birey olmak yeterli görülse de, bu sadece vergilendirmenin bir yönüdür. Tüzel kişiler, bireylerden farklı olsalar da, insana özgü bazı doğal özellikler dışında tüm hak ve yükümlülüklere sahiptirler. Bu, vergilendirmede uygulanan genellik ilkesini de vurgulamaktadır. Bu ilke, bireylerin sosyal, etnik, cinsiyet ya da diğer ayrımlara tabi tutulmadan, ekonomik kapasitelerine göre vergilendirilmeleri gerektiğini belirtir (Çomaklı, 2009: 95). Diğer bir deyişle, gelir, harcamalar ve servet gibi farklı parametrelere dayanarak herkesin adil bir şekilde vergilendirilmesi gerekir. Bu yaklaşım, vergilerin tüm ekonomik faaliyetleri kapsayıcı bir biçimde alınması gerektiği anlayışını yansıtmaktadır.

Hukuk devleti ilkesi, vergilendirmede genellik ilkesi ve yasa önünde eşitlik ilkesi arasında bir denge kurmayı amaçlar. Vergi yasaları, sadece belirli bireyler ya da gruplar için değil, genel bir kapsamda olmalıdır. Bu, yasaların sadece şekli değil, maddi anlamda da adaletli olmalarını gerektirir.

Anayasa’nın “mali gücüne göre” ifadesi, vergilendirmede mali gücün temel alınması gerektiğini belirtir. Bu, vergi hukukunda farklı bir ehliyet anlayışının oluşmasını zorunlu kılar. Mali kapasiteye dayalı vergilendirmede, bireylerin ödeme yetenekleri dikkate alınarak belirli yöntemlerle vergiler kişiye özel hale getirilir. Bu nedenle, vergilendirmede ehliyet kavramı, bireyin finansal kapasitesini yansıtan bir şekilde ele alınır. Bu bağlamda, “mali güç” kavramı, vergi hukukunda “herkes” ifadesinin geniş bir yorumunu beraberinde getirir. Bu, vergi hukukunun tüzel kişilikten bağımsız bazı toplulukların vergilendirmesini de kabul ettiği anlamına gelir. Özellikle, bazı toplulukların - resmi bir tüzel kişilikleri olmamasına rağmen - belirli vergilendirme durumlarıyla ilişkilendirildiği görülmektedir (Karakoç, 2019: 191-192). Bu, Medeni Kanun’un geleneksel kişi tanımıyla tam olarak uyuşmayabilir, ancak vergi hukukunun özgün doğası nedeniyle bu tür bir yaklaşımı kabul etmek mantıklıdır (Mutluer, 2006: 71).

 

SONUÇ

Verginin yasallığı ilkesi, vergi ile ilgili hüküm ve kuralların kanuni bir temele dayanmasını talep eder. Bu ilke, bireylerin hak ve özgürlüklerini koruyarak, keyfi ya da rastgele uygulamalardan kaçınılmasını sağlar. Esasında, vergilerin sadece yasama organı -halkın seçtiği temsilciler- tarafından belirlenmesi gerekliliği, vergilendirmede her türlü öznel yaklaşımı ortadan kaldırır ve hukukun egemenliğini teyit eder. Verginin yasallığı prensibinin gerçek anlamda işlev görebilmesi için, yalnızca bu temel ilkeye dayanmak yeterli değildir. Aynı zamanda, yönetimin de bu yasal çerçevede hareket etmesi, yani yasalara uygun bir idari yapılanma ilkesiyle eş zamanlı olarak çalışması şarttır.

Vergi hukukunun yasallık ilkesi, bu hukuk dalında bazı özgün kavramların oluşmasına katkıda bulunmuştur. Anayasa’nın 73. maddesi temel alındığında, vergi hukukunun taşıdığı kavramlar ve prensipler diğer hukuk kollarından belirgin şekilde ayrılıyor. Örneğin, Türk Ceza Kanunu genel nitelikli bir kanun olmasına rağmen, vergi hukuku içerisinde, Anayasa’nın belirli maddeleri altında saklanan derin anlamlı kavramlar bulunmaktadır. Özellikle “ehliyet” kavramı bu farklılıklardan birisidir. Ayrıca, tarih boyunca Anayasal hareketlerin oluşumu ve vergi yetkilerinin sınırlanmasının altında yatan sebepler, vergi hukukunda bazı kavramların özgün bir biçimde şekillenmesini anlaşılır kılmaktadır. Özellikle, vergi hukukunda “ehliyet” kavramının ele alınış biçimi, Medeni hukuktan farklıdır. Bu farklılık, vergi hukukunun temelini oluşturan Vergi Usul Kanunu ya da diğer vergi yasalarından ziyade, Anayasa’nın “her bireyin” “ödeme kapasitesine” göre vergilendirilmesi ilkesinden kaynaklanmaktadır.

 

 

KAYNAKÇA

Akdoğan, A. (2021). Vergi Hukuku ve Türk Vergi Sistemi, Gazi Kitabevi, Ankara.

Akıntürk, T. (2023). Medeni Hukuk, Beta Basım Yayın, Ankara.

Aksoy, Ş. (2010). Vergi Hukuku ve Türk Vergi Sistemi, Filiz Kitabevi, İstanbul.

Aslan, M. (2005). Vergi Hukuku, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara.

Çomaklı, Ş. E. (2009). Vergi Ehliyeti Kavramını Oluşturan Temel Hukuksal Unsur: Anayasa m.73 / I, Vergi Raporu, 112, 90-99.

Gözübüyük, Ş. (2017). Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, Turhan Kitabevi, Ankara.

Karakoç, Y. (2019). Genel Vergi Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara.

Köprülü, B. (1984). Medeni Hukuk, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Oktar, S. A. (2006). Vergi Hukuku, Türkmen Kitabevi, İstanbul.

Öğüz M. T. (2007). Türk Hukukunda Vakıf Tüzel Kişiliğinin Hukuki Esasları, Beşir Kitabevi, İstanbul, 2007

Özyer, M. A. (2008). Vergi Usul Kanunu Uygulaması, Maliye Hesap Uzmanları Derneği Yayını, İstanbul.

Palamut, M. E. 82004). Medeni Hukuk, Alfa Yayınları, İstanbul.

Şenyüz, D. (2022). Vergi Ceza Hukuku, Ekin Kitabevi, Bursa.

TDK (2023). Güncel Türkçe Sözlük, https://sozluk.gov.tr/

Yener, O. (1997). Taraf Teşkili ve Dava Ehliyeti, Yetkin Yayınları, Ankara.